Bittimi Dediniz

    • Yakup KÜÇÜKDAL
    • 2 yıl önce
    • Okunma Sayısı : 369
    • Yorum : 0
    • Toplamda 7 makalesi var

Ambargo dönemiydi.

Her türlü sıkıntı ve meşakkat çekiliyordu.

Bir avuç mü’minin yaşam ‘hakları’ ve ‘alanları’ daraltılmıştı.

Toplumsal bir tehcir uygulanmakta idi aslında..

Üstüne üstelik bir de Ebu Talib ve Hz. Hatice’nin vefatları önemli destekçilerinin yitirilmesine yol açmıştı. Moraller hepten bozulmuştu, karamsar bulutlar çökmüştü bir kere sağanak yağmur ve şimşekler gibi mü’minlerin üzerine.

Daha sonraları o yıllara, Efendimizin (s.a.v) kendisi ‘hüzün yılı’ adını verecekti.

Tarifi kolay olmayan şeyler yaşıyor, tüm acılara katlanıyor ve dayanıyorlardı.

İçinde bulundukları o ağır tabloyu görmek için o günlere gidelim: Açlıktan otlarla ve ağaç yapraklarıyla beslenerek hayata tutunmaya çalıştılar. Bir sahabî anlatıyor: “Ağaç kabuğu yiyerek hayatımızı devam ettiriyorduk.”

Çocukların açlıktan feryatları ve hıçkırıkları yürekleri dağlamaya yetiyordu..

Efendimiz, ailesi ve bir avuç mümin topluluğu ambargo ve psikolojik çöküntüye karşı direniyorlardı.

Çaresizlik bellerini iyice bükmüştü ki Yüce Allah vicdanı körelmemiş birkaç kişinin vesilesiyle ambargonun kaldırılmasını sağladı.

  ***

 “Hicret bir kaçış değildir,

geri dönüş ve hesap sorma eylemidir.”( Ali Şeriati)

Hz. Ebubekir (r.a) gibi kıymetli insanlar yurtlarından zorla çıkmak zorunda bırakılıyordu.

Hz. Peygamber Efendimiz istemeye istemeye çıktığı Mekke’ye gözü yaşlı ve hüzünlü çehresiyle son kez bakıp:

“Ey Mekke”, diyor yüreği yaralı ve sesi titrek bir şekilde.

Kelimeler boğazına düğümleniyor, zorla konuşuyordu. Bir müddet durdu, derin bir nefes aldıktan sonra: “Bütün dünyada en çok sevdiğim yer, senin topraklarındır.” diyebildi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı..

Ardından “Eğer buranın halkı beni (zorla) çıkarmasaydı, ben kendiliğimden çıkmazdım.” diyecek ve takati kesilecekti..

Kolay değildi!

 Doğup büyüdüğün topraklardan vazgeçmek, anılarından, dostlarından ve dahi umutlarını aşıladığın, bin bir zorlukla ektiğin filizlerin bahçıvansız kalmasından vazgeçmek zordur..

“Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

Evet evet, kesinlikle her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah Süresi , 94/5,6.)

Küçük bir alana sıkıştırılmış müminler için bir ‘koridor’ oluşturulmuş ve rahat nefes alabilecekleri yeni bir mekan takdir edilmişti.

Hicret ile bu tıkanıklık giderilecekti böylelikle.

Bu bir kaçış değildir elbette. Böyle biline..

   

***

“Hani onlar önünüzden sizin ardınızdan üzerinize gelmişlerdi; işte o an gözlerin yuvalarından fırladığı, yüreklerin ağızlara geldiği bir andı; öyle bir hal ki, Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz. İşte o anda ve orada müminler sınanmışlar, şok bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.”( Ahzab, 33/10-11)

Ahzab/Hendek savaşı..

Umutla korkunun hakim olduğu bir kaos.

Dört bir tarafın sarıldığı; harici ve dâhili düşman saldırısıydı olan.

Yeni bir imtihan veriyordu inananlar:

Allah’ın ve Resulünün vaat ettiği şey gerçek olacak mıydı?

İslam’ı tercih etmelerinden kaynaklanan bir dizi engelle karşılaşacaklarını biliyorlardı.

Daha önceleri bunu ifade de etmişlerdi doğrusu. Hatırlayınız?

Akabe’de biat için toplandıklarında Abbas bin Ubade bin Nadile: “Bu adama ne üzerine biat ettiğinizi biliyor musunuz?” diye sordu. “Evet” dediler. O da: “Siz kırmızısıyla, siyahıyla bütün insanlarla savaşmak için biat ediyorsunuz. Eğer mallarınız musibete uğrayıp yok olduğunu, eşrafınızın öldürüldüğünü gördüğünüzde onu teslim edecekseniz, bu işi şimdiden bırakın. Allah’ın adına yemin ederim ki, böyle yaptığınız takdirde, dünya ve ahrette hüsrana uğrarsınız. Eğer mallarınızın yok olmasına ve eşrafınızın öldürülmesine rağmen, sizi davet ettiği şeyde bağlı kalacaksanız, onu alın. Allah’ın adına yemin ederim ki bu, dünya ve ahrette sizin için hayırlıdır.” 

İşte o gün ile karşı karşıya gelmişlerdi.

Bunu çok iyi bilmelerine rağmen dört bir taraftan kuşatıldıklarında sarsıldılar. Eh, insandılar nihayetinde. Yaşanılan ve içinde bulunulan durum pek iç açıcı değildi. Bir kapana sıkıştırılmış gibiydiler. Ölümü bekler gibi bir haldeydiler, yürekleri ağızlarına gelmişti. İhtiyaçlarını bile korka korka gideriyorlardı. Her yanlarının tutulduğu, karşı konulmaz bir ordu ile kuşatıldıklarını zannediyorlardı. Allah’ın yardımından şüphe eder hale getirmişti bile yaşanan dram, onları. Gelgitler yaşıyordu bir çoğu: “Hani Allah’ın yardımı, ne zaman gelecekmiş, nerede bu kolaylık dönemi, daha ne kadar zorluk ve sıkıntı yaşanması lazım..?” diyordu.

İmtihandı bu.

Bu “hendek”te atlatılacak ve “bina”nın yükselişi devam edecekti.

İlmek ilmek dokunan, gözyaşı, alın teri ile ıslanan bu “yapı” yoluna devam diyecek dişleri ve tırnakları ile kazıyıp geldikleri konumu terk etmeyerek daha bir sarılacaklardı.

İçlerinde dirayetli müminler vardı.

İnsanlar onlara: "Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun" dediler. Bu, onların imanını artırdı da: "Allah bize yeter. O ne güzel Vekil'dir" dediler. ( Âl-i İmran, 3/173)

“Müminler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: 

İşte Allah ve Resulü’nün bize vaat ettiği!

Allah ve Resulü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah’a bağlılıklarını arttırdı.” ( Ahzab, 33/22.) 

ve tekrar hatırlamada fayda var:

“Kâfirler Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. OnlR istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” ( Tevbe, 9/32.)

 

İlginç değil mi..?

Yorum Formu